Sayfalar

26 Şubat 2016 Cuma

İnsan Kendi Mutluluğunu Kendi Yaratır!

Ayakkabınızın bir yeri sökülse ya da fermuarı bozulsa ne yaparsınız ? Hemen atıp yenisini mi alırsınız ? Tabi o da bir seçenek yani herkesin ayakkabısına kimse karışamaz. Ama durum her zaman ve herkes için o kadar basit olmayabiliyor. Çok sevdiğiniz bir ayakkabıysa ve aynısından alma imkanınız da yoksa Erdem Kundura'ya yolunuz düşecek demektir. Haydar abi kaybolmak üzere olan bu mesleğin son temsilcilerinden ve biz de ona konuk oluyoruz. Keyifli okumalar.

Haydar Karakuş
Erdem Kundura
1971-Sivas


-Bize kendinizden bahseder misiniz ?

-Çocukluğum 8 yaşıma kadar Şarkışla’da geçti.  Sonra bu mahalleye geldik.  Liseye gitmedim, kaçtım okuldan. Bu dükkanda ustamın yanında çalışmaya başladım ve sonrasında devraldım.


-İşinizi seviyor musunuz ?

-Seviyorum. Yani aslında ilk zamanlar daha çok seviyordum. Yaş ilerledikçe bıkmaya başladım. Hem beyin olarak hem de fiziki olarak çok yoruldum ve bayağı yıpratıyor beni.  Ama şöyle de bir durum var, bizler son temsilcileriyiz bu mesleklerin.


-Yapmak istediğiniz başka bir meslek var mıydı ?


-Benim üç hayalim vardı. Mesela ayakkabıcının önünden geçerdim, bu ayakkabı kalıplarını görürdüm acaba nasıl yapılıyor diye düşünürdüm. Bir de dönercileri merak ederdim. Döneri şişte takılı gördüğüm zaman onu da çok merak ederdim nasıl yaptıklarını. Bir diğeri de mobilyacılıktı. Zamanında dönercilik de yaptım, öğrendim. Şimdi ayakkabıcılık yapıyorum ama mobilyacılıkla ilgili hiçbir şey yapamadım :)


-Bu şehri seviyor musunuz? Başka bir şehirde yaşamak ister miydiniz?

-Sivas’ı seviyorum ama şu kışı olmasa daha da güzel olacak yoksa güzel yer yani buralar. Hayalim İzmir’de yaşamaktı. Gittim, gördüm oraları gerçekten hoş bir yer. Hem memleket olarak hem de insanları çok güzel. Ayrıca benim arkadaş çevrem de hep orada. Çocukluk arkadaşlarım falan hepsi orada. Ama hayat şartları işte, burada başladık burada da devam ediyoruz.


-Beklentileriniz var mı Sivas’tan ?

-Sivas bildiğimiz Sivas, değişen bir şey yok yani. Şöyle olsa böyle olsa değil mevzu çünkü durumu biliyoruz. Pek de bir şeyler olabileceğini sanmıyorum. (-Biraz daha açabilir miyiz ? Ne anlamda ‘durumu biliyoruz’ nedir bu şehrin durumu?) Öncelikle bir şeylerin olabilmesi için insanların değişmesi lazım. Kafa yapımızı düzeltmemiz, gerekirse değiştirmemiz lazım. Özellikle en önemli konu olan eğitim açısından çok zayıfız, gerçi bu bizim ülke olarak bir sorunumuz, sadece bu şehir için geçerli olan bir şey değil. Yani fikirler gelişsin değişsin ki sonra eğitim ve ülke gelişsin. Böyle görünüşte değişiklikler yapmayla olmuyor. Görüyoruz yani şimdi her yer bina, beton. E bina yapmayla kafa yapısını mı değiştiriyoruz? Yoo.. 


Yani böyle söylüyorum, eğitim önemli diyorum ama deseniz ki siz de okumamışsınız. Evet ben liseyi okumadım, çevreye takıldık ama şimdi çocuklarımın okuması için elimden geleni yapıyorum ve kendimi de geliştiriyorum. Ayrıca bir konu daha var ki bence çok önemli. Kibarlık. Ben esnafım ve bu çevre için konuşuyorum, bazen öyle insanlar geliyor ve öyle bir şekilde davranıyorlar ki insanı çığırından çıkartıyorlar. Ya bir lira için gelip pazarlık yapanlar var. Genelde çevre köylerden gelenler sıkıntı oluyor, onların davranışları çok farklı. Yine aynı konuya geliyoruz, eğitim seviyesi düşük olunca böyle sorunlar yaşanıyor işte. 


-İnsanlar mutlu mu sizce ?

-Bence değiller. Gelir düzeyiyle ilgili bir durum çünkü bütün sıkıntıların başı maddiyat. Aslında insan kendi mutluluğunu kendi yaratabilir. Mesela çıkıp şurada top oynayabilir, koşabilir, kendini rahatlatabilir. Ben akşama kadar burada oturuyorum e nasıl rahat olayım. Çıkıp bir hava almasam bir şeyler yapmasam nasıl rahatlayayım? Ben arada çıkıyorum dışarı buradaki çocuklarla top oynuyorum :) Ama ben burada top oynadığım zaman yadırganıyor ve işte "şuna bak, yaşına bakmadan top oynuyor" diyenler oluyor. E diyorum gel sen de oyna. "Olur mu öyle şey" diyorlar. Ama futbolcu olup milyon dolarlar kazanınca ayıp olmuyor.  

-Sivas’ta olsa çok güzel olur dediğiniz şeyler var mı ?

-Mesela Sivas’ta bir sahil olmasını isterdim :) Bir Şükrü Saraçoğlu’nun burada olmasını isterdim. Ağaçlık, ormanlık alanları çok severim ben ve keşke Sivas’ta böyle eş dostla gidilebilecek daha güzel alanlar olsa. Biz ne yapıyoruz? Kapandık medresenin önüne. Ağaç bile yok orada. Küçük alan değil böyle büyük alanlar olmalı, yeşil yeşil.



-Boş zamanlarınızda neler yaparsınız ?

-Benden küçük arkadaşım yoktur genelde hepsi büyük benden. Onlarla imkanımız olduğunda dağa çıkarız, gezeriz. Baraja ve Tava deresine gideriz. Bir de mahalledeki çocuklarla maç yapıyoruz :)


-Yıllardır esnaflık yapıyorsunuz, bize biraz gözlemlerinizden bahseder misiniz ?

-Eskiden daha güzeldi. Arkadaşlarınla, komşunla bir araya gelip oturabiliyordun geç saatlere kadar. Sohbetten ziyade insanlar birbirlerine güveniyordu. Zaman geçtikçe o güven kayboldu, birbirinin kuyusunu kazanlar var artık. Benim gençliğimin zamanları ile şu günlerin arasında milyonlarca fark var. Şimdiki gençlerin de gelecekleri hiç de iç açıcı değil. Bakmayın siz ben burada otururum ama geleni geçeni analiz ederim. Görmekten ziyade biraz da tecrübe diyelim. Gerçekten gençlerin durumu iyi değil. Ya gelmiş mesela sigara içecek senden çakmak istiyor ve bekliyor ki sigarasını sen yak. Kendi alıp yakmıyor da hıyar! Biz utanırdık büyüğümüzün yanında içmeye. Esnaflık da ölmüş. Birbirini desteklemek, yardım etmek yok artık. Mesela ben elimde olmayan bir ürün olduğu zaman gelen müşteriyi başka birine yönlendiririm ama esnafların çoğunda bu yok. Ben kazanamadım ama şuna göndereyim de o kazansın fikri yok olmuş resmen. 



-Burada yaşadığınız ilginç anılarınız var mı ?

-Hangi birini anlatayım ki :) Ama çok korkunç bir anım var onu anlatayım… Arkadaşımın biri bir maske takmış, üzerine de ceketini öyle bir giymiş ki maske hiç belli olmuyor sanki kendi yüzü gibi. Maske de öyle bir ilginç ki, bakınca insanın vücudundaki tüm kıllar diken diken oluyor. Buraya geldi şuradaki direğin dibinde durdu öyle dükkanın içine bakıyor. Ben de çalışıyorum o sıra bayağı sonradan fark ettim. Geldi cama vurdu, gel gel dedi bana. Yok dedim, gelmem. İşte gitti geldi birkaç kez aynı şeyi yaptı ben de bu sıra içeride oturuyorum ama titriyorum resmen. Neyse içeri geldi en sonunda ama dükkan da küçücük ki kaçacak yer yok. O üstüme doğru geliyor ben geri geri gidiyorum derken ben duvara yaslandım kaldım, kaçacak yerim kalmadı. O korkuyla öyle bir vurmuşum ki ona yere serildi adam. İyi ki elimde bıçak filan yoktu. Kendine gelince yerden bir kalktı ki meğerse tanıdık hem de çocukluk arkadaşım. Tüm mahalleyi korkuttu böyle :)

Haydar abinin oğlu Nesimi (sağ) benim de güzel sanatlardan dostumdur.




















1 yorum: