Sayfalar

29 Mart 2016 Salı

Toplumda saygılı bir biçimde yaşamayı bilmiyoruz!

"Matbaanın ilk kez kullanılması Uzakdoğu’da başlamıştır. İlk matbaa, ağaç oyma tekniği kullanarak, MS 593'te Çin'de kurulmuş, ilk basılı gazete de MS 700'de Pekin'de çıkmıştır. 8. yüzyılda Japonya’da baskı yapıldığı, İmparatoriçe Shotoko'nun Budizm’in kutsal metinlerini Sanskrit dilinde Çin alfabesiyle bastırdığı bilinmektedir. Bilinen en eski eksiksiz basma kitap olan Tianemmen ruloları Çin'de 868'de basılmıştır. İlk kez tek tek harfler dökerek baskı yapmayı da 1040 yıllarında Pi Sheng adında bir Çinlinin porselenden harfler kullanarak denediği söylenmişti. Tun-Huang mağarasındaki buluntular, matbaayı Çinlilerden alan Uygurların 9. yüzyıldan itibaren baskı yaptığını göstermektedir. Öte yandan, Çin'den mi geldiği yoksa bağımsız mı geliştirildiği bilinmese de, Mısır'da 4. yüzyıldan itibaren kumaş üzerine ağaç oyma kalıplarla baskı yapılmaktaydı. Aynı teknikle Arapça metinlerin basılması 9. ve 10. yüzyıllarda gene Mısır'da başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk matbaası daha 1493 yılında, İbrahim Müteferrika'dan 234 yıl önce, İspanyol göçmeni David ve Samuel İbn Nahmias Kardeşler tarafından kuruldu. İlk kitap, Yakup ben Asher'in Arba'ah Turim eseri 13 Aralık 1493'te basıldı. İtalik hurufatı, sayfa düzeni, folyo işaretleme tekniği, metin başının büyük harfle belirtilmesi gibi yenilikleri matbaa sanatına kazandıranlar da 1530'da İtalya yolu ile İstanbul'a gelip yerleşen Sonsino ailesidir."

Evet... bu uzun bilgiden sonra şehrin sayılı kebap salonlarından birine gidiyoruz... Şaka şaka, tabii ki verdiğimiz bilgilerden anlayacağınız üzere bir matbaanın konuğuyuz. Ömer Suat Doğan; yerel bazda çalışan bir matbaanın sahibi ama kendisi enternasyonal bir kişilik, fikirleri de öyle... Neden böyle dediğimi söyleşiyi okudukça anlayacaksınız. Suat Matbaa ile yaptığımız söyleşimiz geliyor. Keyifli okumalar...


Suat Matbaa
Ömer Suat Doğan
1984-Sivas


-Bize kendinizden bahseder misiniz ?

-Doğduğumdan beri Sivas’ta yaşıyorum. Benim babam devlet memuru, annem ev hanımı. Dört buçuk senedir bu işle uğraşıyorum ve birçok yerde de işçi olarak çalıştım.

-Bu işe nasıl başladınız ?

-Benim dayımın oğlu matbaacı olduğundan ve kendi iş yerine de sahip olduğundan dolayı yanında çalışmaya başlayınca devam ettik bu işe. Yıllar geçti biz de burayı açtık.


-İşinizi seviyor musunuz ? Başka bir işle uğraşmak ister miydiniz ?

-Seviyoruz yani yapacak başka bir iş olmadığından dolayı belki de... E başka bir işte de başarılı olamayacağımız için işimizi seviyoruz. Futbolcu olmak isterdim. Amatör olarak çok top oynadım ben. Esnaf olmak istemezdim ama...

-Bu şehirde mutlu musunuz ?

-Sivas’ı sevmiyorum, mutlu değilim. Bu şehir  Anadolu’da gelişmişlik bakımından oldukça küçük ve insanların birbirlerine saygıları yok. Fabrikalarımız yok, imkanlarımız kısıtlı ve sosyal hayat çok küçük. Bu şehrin gelişebilmesi için öncelikle insanların birbirlerine tahammül duyguları olmalı, bu aşılanmalı insanlara. Din-mezhep-ırk ayrımı yapmadan yaşamayı öğrenmek gerek, birbirimize karşı saygılı olmalıyız. Ticari anlamda da işletme sayılarının çoğalması lazım.


-Başka bir şehirde yaşamak ister miydiniz ?

-Tabi düşündüm ama insanda nasıl yaparım acaba tutunabilir miyim düşüncesi de oluyor. Ama bu iş yerinin burada olması, kazancımızı buradan sağlamamız bizi buraya bağlayan şeyler. Aslında Muğla’da yaşamak isterim. Oraya her sene tatile giderim ve oradaki insanların birbirine daha saygılı olduğunu, yaşam standartlarının da bana göre daha elverişli olduğunu gördüm. Yani aslında Ege Bölgesi’ni seviyorum diyebilirim.



-Sivas'ta insanlar mutlu mu sizce ?


-Sivas’ta insanların hiç biri mutlu değil çünkü gelir dağılımı çok adaletsiz. Bazı insanlar hatta çok büyük bir çoğunluk asgari ücretle çalışırken belirli bir kısım da çok çok fazla meblağlar kazanıyor. İnsanlar mutlu değil ama sorulduğunda mutlu olduklarını söylüyorlar. Bu da şükür duygusundan kaynaklanıyor. Kendisinden daha kötü durumlarda olanlarla kendini kıyaslayıp şükür halimize diyor. 


Yani insanlar mutlu olduklarını söylüyorlar ama ellerine fırsat geçse bu şehirden giderler. Memleketimizde üniversite var ve öğrenciler aracılığıyla esnaflar gelirlerini sağlıyorlar ama en çok zararı da onlara veriyorlar. Madem bu üniversiteyi bir fabrika gibi görüyoruz e o zaman öğrencilere de iyi davranmamız lazım. 


Sorunun kökeni şu ki toplumda saygılı bir biçimde yaşamayı bilmiyoruz. Yurdumuzda yıllardır üniversitelilerin yurt ve ev sorunları var. Kiralık evlere ailelere başka öğrencilere başka fiyat biçiyorlar. Sivas esnafı olarak üniversite öğrencileri ile bir sıkıntımız var herhalde. Raftan bir şey indirmek ya da hoş geldin demeyi çok görüyoruz ama bize yapılınca da kabul edemiyoruz. E insanlar da başka şehirlere gidince Sivas’ın esnafı çok kötü diyorlar. Derler tabi…


-Şehrin veya insanların size göre en büyük sorunu nedir ?

-Tembellik! Sivas’ın insanları olarak çok tembeliz. Bizim vekillerimiz bile tembel. Bence Sivas'ın en büyük sorunu bu. Ayrıca bahsettiğim gibi anlayış yok bizde, çevremizdeki insanlara sahip çıkmıyoruz. Aynı mahallede oturduğumuz insanlar yokluk içerisinde yaşarken biz bu duruma müdahale etmiyoruz. Sadece kendimiz için yaşıyoruz. Ben merkezci bir halkız.


hava soğuktu ve biz de söyleşiyi alt katta ısıtıcı karşısında devam ettirdik


-Boş zamanlarınız oluyor mu ?

-Kitap okurum, televizyon izlerim... yani Türk insanlarının boş zamanlarda yaptığı işlerden biri televizyon izlemektir :) Kahveye gidip oyun oynamam yani sevmem öyle şeyler. Bazen futbol oynarız arkadaşlarla. Bu arada Türkiye’de şöyle bir şey var ki herkes televizyon başında dizi ve film izleyerek zamanlarını tüketiyor. Gündem hakkında da bir sürü fikirleri var, ellerine ne bir kitap ne de gazete almadıkları halde.



-Bize burada yaşanmış bir anınızdan bahseder misiniz ?


-Biz düğün davetiyesi hazırlarız. Bu davetiyelerde malum isim yazılıyor. Geçmiş yıllarda Zeynep ve Mehmet adında bir çiftimize düğün davetiyesi yapıyoruz. Sipariş alınırken isimler sorulur, gelin hanım demiş ki "Zeynep ve Mehmet". Biz de belirli bir aşamadan geçirdikten sonra  baskıya vermişiz ama gelin hanımın adını Zeynel yazmışız. Malum yaptığımız iş seri bir üretim ve aşırı yoğunluk olduğu için biz fark etmemişiz bu durumu. Davetiyeleri almaya geldiklerine gelin hanım dedi ki ya benim adım Zeynel değil Zeynep :) Tabi düzelttik sonra bu hatamızı ama büyük bir şaşkınlık yaşamışlardı doğrusu. Matbaa işlerinde yazım yanlışı çok olur, ne kadar özenseniz gayret etseniz de bu işin olmazsa olmazıdır.


-Aslında söyleşimizi yazacak olsak sayfalar alırdı. İki saate yakın bir sohbet oldu, bu (sadeleştirilmiş) bir hali diyebiliriz. Daha fazla sohbet etmek isteyen olursa Suat Matbaa'ya uğrayıp bir "selam" diyebilir. Biz iki saat sıkılmadan konuştuk, çay-çorba eksik etmediler sağ olsunlar. Ömer Suat Doğan'a bu güzel sohbet için teşekkür edip ayrılıyoruz.
Şehrin Yüzleri devam ediyor...

























13 Mart 2016 Pazar

Kahve kokusu hücrelerime işlemiş durumda!

Her kahvenin tadı nasıl farklıysa, nerede ve kiminle içtiğine göre de farklı bir lezzete bürünür kahve. Nuri amcamız kucak dolusu bir sevgiyle karşıladı bizi. Yaptığımız söyleşilerle bugünü belgelediğimizden bahsedip bizi daha da umutlandırdı. Elbette böyle güzel bir yerde kahve eşliğinde bir sohbet gerçekleştirilebilirdi ve öyle de oldu. Nuri amcamız bizi dükkanın üst katındaki misafirlerini ağırladığı odaya alıp cezvesini kahvesini hazırladı. Evet Türk kahvesi bizim geçmişimiz, bugünümüz ve yarınımız ama onu bir kahve ustasından dinlemek apayrı bir keyif hem de böyle tarihi bir yerde...

Talas Kahve
Nuri Talas
1960-Sivas


Talas usulü kahve

-Bu güzel kahve pişerken bize biraz kendinizden bahseder misiniz ?

-1960 Sivas doğumluyum. 3 çocuk babasıyım. Bu dükkanın emanetçisiyim, sahibiyim demeyi sevmem ben. Babadan kalma bize burası. Babamızın sünnetini devam ettiriyoruz. Çocukluğum, gençliğim hep burada geçti. Babam genç-yaşlı,  zengin-fakir demez, kahve ikram etmeden kimseyi yollamazdı. Rahmetli acı kahve içerdi. Şimdi size yaptığım köpüklü şekerli kahve. (Ellerine sağlık Nuri amcamızın) Eskiden, daha fazla kavrulan bir kahvemiz var şekersiz içilen acı bir kahve. Köpüğü iyice alınır ondan sonra ikram edilirdi, şekersiz olduğu için de oldukça sağlıklıydı…

Biz Nuri amcamız ile sohbet ederken Sivas Gelişim Gençlik Derneği’nden arkadaşlar geldi. İkisi tercümanları olmak üzere, Letonya, Polonya, İspanya ve İtalya’dan gelen toplam altı kişiydiler. Onlar da hemen yanımıza oturdular ve hep birlikte Nuri amcayı dinlemeye devam ettik..

Eskiler hep acı kahve içerdi böyle bizim içtiğimiz şekerli kahveyi içmezlerdi. Babam da acı kahve içtiği için, gelenler böyle sizler gibi genç de olsa ki özellikle gençlere acı kahve yapıyordu. Hatta şöyle derdi ‘’gözünü yediğim hadi bir acı kahve içelim’’. Var mıdır sizde de, gözünü yediğim derler mi ? (Var tabi Nuri amca olmaz mı hiç, canını bile yerler insanın. Tabi bu arada çevirmen arkadaşlar gözünü yediğimi tercüme etmekte bir hayli zorlandılar) Çeviriden arta kalanları anladıktan sonra İtalyan olan arkadaşımız bizim her yemekten sonra Türk kahvesi içip içmediğimizi sorup kendilerinin de aynı şekilde espresso içtiklerini anlattı ve Nuri amcamız yeniden sözü devraldı…

Türk kahvesinin sunumu da içmesi de özeldir. Birçok yerde kahvenin yanında su verilir ve bu suyu kahveden sonra içmek için değil, kahveyi içmeden önce ağzı çalkalayarak temizlemek için yani kahvenin lezzetine hazırlanmak için verilir. Özellikle Türk Kahvesi özellikle sarayda ve şehirde oldukça bol tüketilen bir içecekti. Hem derler ki kahve bahanedir sohbete. 

-Bu mesleği yapmasaydınız hangi işle uğraşmak isterdiniz ?

Uğraşmak istemezdim. Çünkü lise yıllarında hayalim işletme okumaktı. Şimdi soruyorum kendime, neden böyle bir isteğim vardı acaba diye ticaretle uğraşmak istediğim içindi herhalde. Ama fark ettim ki ben ticaret zekasına sahip değilim. Zaten şu an yaptığım işi çok seviyorum. Adeta hücrelerime işlemiş kahvenin kokusu. Bazen bir yere gittiğimde derler bana “ne güzel kokuyorsun” diye. Ben de diyorum “bu benim öz kendi kokum”.

yol mu var desek 3 vakit mi desek ne desek

-Sivas’ı seviyor musunuz ?

Elbette seviyorum. Ben bir süreliğine İzmir’e gitmiştim. İki sene anca dayanabildim hemen  geri döndüm. Biz de Anadolu’da bir şey söylenir. "Bazı yerlerde elin arkada dolaşmak zorunda kalırsın". Bu ne demek biliyor musun? Bazı yerlerde, bazı zamanlarda kazık yersin :) Burada kendi memleketindesin, sırtını pek hissetmiyorsun. Elini arkaya alıp da gezmeye ihtiyaç hissetmiyorsun. Hani kendi memleketim duygusu var ya o sizi rahatlatıyor. 


-Başka bir şehirde bu işi yapmak ister miydiniz ?

Her yerde yapılır bu iş ama ben şu halimden memnunum. Bakın şöyle bir yeri tarihi bir dokuyu Türkiye’nin hiçbir yerinde bulamazsınız. Yani bulsanız bile böyle bir iş yapan yoktur.  Hem ticaretinizi böyle güzel ve tarihi bir dokunun içinde icra edeceksiniz hem de her yaştan insanlarla sohbet edebileceksiniz. Harıl harıl çalışıp oturup iki laf edemedikten sonra ne önemi var ki paranın. Şükredecek çok fazla şey var.


Sizler gibi çok tatlı üç çocuğum var. İki erkek evladımdan sonra kız çocuğum oldu. Kız evlat sahibi olmak bambaşkaymış gerçekten. Şimdi liseye gidiyor ama nerdeyse kucağıma alıp seveceğim, öyle seviyorum halen. Sevgi değince aklıma üç şey geliyor. Anne baba sevgisi, çocuklar bir de ilkbahar. Ben ilkbaharı çok seviyorum. Sivas’ta her mevsimi yaşıyoruz ama ilkbaharı çok seviyorum.  Yani bunu nasıl tarif ederim bilmiyorum ama yaşadığım yerden çok memnunum. Ben Sivas’ta değil de başka yerde de olsam bu yaşadığım dostlukları, duyguları orada da yaşasam benim için dünyanın her yeri aynı olur.


Allah bana nasip etti altı ülkeye gittim. Uzak Doğu’yu da çok merak ediyordum. Tayland’a gittim gördüm oraları. Kamboçya’ya gittim ve dehşete düştüm gördüklerimden sonra. Pol Pot adında çok zalim bir liderleri varmış. Kendi halkına öyle işkenceler yapmış öyle zalimlikler yapmış ki gördüğümde insanlığımdan utandım. Şimdi tabi müze yapmışlar o işkence evlerini. Okul bahçesine yığınlar halinde küçük çocuklar var, biri havaya atıyor diğeri silahla havada vuruyor bebekleri. Öyle zalimlikler yani. Onun o yıllarda halkına yaşattıkları aklıma geldikçe gözlerim yaşarır halen. İnsanların refah sağlamak için savaş çıkartmaları kadar akıl dışı bir şey yoktur. Gidip görmek lazım oraları.


Ben komünizm hayranıydım ama öyle bir kitapla tanıştım ki, Kuran-ı Kerim dediğimiz bir kitap. Medeniyetler üstü bir medeniyetten, temelinde merhamet ve adalet olan. Adalette liyakatın olduğu müthiş bir medeniyetten bahsediyorum.  Güzellikler içerisinde nefes alıp yüzdüğünüzü hissediyorsunuz, ayrılamıyorsunuz. Dolayısıyla –izm’lerle sonu –cı’lı –cu’lu biten her şeyle (ulusalcılıkla milliyetçilikle) kıyısından köşesinden abiniz iyi kötü biliyor. Ama onların getirdiği Kamboçya örneğindeki gibi şeylerdir.

Talas kahvenin duvarında asılı maniler