"Matbaanın ilk kez kullanılması Uzakdoğu’da başlamıştır. İlk
matbaa, ağaç oyma tekniği kullanarak, MS 593'te Çin'de kurulmuş, ilk basılı
gazete de MS 700'de Pekin'de çıkmıştır. 8. yüzyılda Japonya’da baskı yapıldığı,
İmparatoriçe Shotoko'nun Budizm’in kutsal metinlerini Sanskrit dilinde Çin
alfabesiyle bastırdığı bilinmektedir. Bilinen en eski eksiksiz basma kitap olan
Tianemmen ruloları Çin'de 868'de basılmıştır. İlk kez tek tek harfler dökerek
baskı yapmayı da 1040 yıllarında Pi Sheng adında bir Çinlinin porselenden
harfler kullanarak denediği söylenmişti. Tun-Huang mağarasındaki buluntular,
matbaayı Çinlilerden alan Uygurların 9. yüzyıldan itibaren baskı yaptığını
göstermektedir. Öte yandan, Çin'den mi geldiği yoksa bağımsız mı geliştirildiği
bilinmese de, Mısır'da 4. yüzyıldan itibaren kumaş üzerine ağaç oyma kalıplarla
baskı yapılmaktaydı. Aynı teknikle Arapça metinlerin basılması 9. ve 10.
yüzyıllarda gene Mısır'da başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk matbaası
daha 1493 yılında, İbrahim Müteferrika'dan 234 yıl önce, İspanyol göçmeni David
ve Samuel İbn Nahmias Kardeşler tarafından kuruldu. İlk kitap, Yakup ben
Asher'in Arba'ah Turim eseri 13 Aralık 1493'te basıldı. İtalik hurufatı, sayfa
düzeni, folyo işaretleme tekniği, metin başının büyük harfle belirtilmesi gibi
yenilikleri matbaa sanatına kazandıranlar da 1530'da İtalya yolu ile İstanbul'a
gelip yerleşen Sonsino ailesidir."
Evet... bu uzun bilgiden sonra şehrin sayılı kebap salonlarından birine gidiyoruz... Şaka şaka, tabii ki verdiğimiz bilgilerden anlayacağınız üzere bir matbaanın konuğuyuz. Ömer Suat Doğan; yerel bazda çalışan bir matbaanın sahibi ama kendisi enternasyonal bir kişilik, fikirleri de öyle... Neden böyle dediğimi söyleşiyi okudukça anlayacaksınız. Suat Matbaa ile yaptığımız söyleşimiz geliyor. Keyifli okumalar...
Suat Matbaa
Ömer Suat Doğan
1984-Sivas
-Bize kendinizden bahseder misiniz ?
-Doğduğumdan beri Sivas’ta yaşıyorum. Benim babam devlet memuru,
annem ev hanımı. Dört buçuk senedir bu işle uğraşıyorum ve birçok yerde de işçi
olarak çalıştım.
-Bu işe nasıl başladınız ?
-Benim dayımın oğlu matbaacı olduğundan ve kendi iş yerine
de sahip olduğundan dolayı yanında çalışmaya başlayınca devam ettik bu işe. Yıllar
geçti biz de burayı açtık.
-İşinizi seviyor musunuz ? Başka bir işle uğraşmak ister
miydiniz ?
-Seviyoruz yani yapacak başka bir iş olmadığından dolayı belki de... E başka bir işte de başarılı olamayacağımız için işimizi seviyoruz. Futbolcu
olmak isterdim. Amatör olarak çok top oynadım ben. Esnaf olmak
istemezdim ama...
-Bu şehirde mutlu musunuz ?
-Sivas’ı sevmiyorum, mutlu değilim. Bu şehir Anadolu’da gelişmişlik bakımından oldukça
küçük ve insanların birbirlerine saygıları yok. Fabrikalarımız yok,
imkanlarımız kısıtlı ve sosyal hayat çok küçük. Bu şehrin gelişebilmesi için
öncelikle insanların birbirlerine tahammül duyguları olmalı, bu aşılanmalı
insanlara. Din-mezhep-ırk ayrımı yapmadan yaşamayı öğrenmek gerek, birbirimize
karşı saygılı olmalıyız. Ticari anlamda da işletme sayılarının çoğalması lazım.
-Başka bir şehirde yaşamak ister miydiniz ?
-Tabi düşündüm ama insanda nasıl yaparım acaba tutunabilir
miyim düşüncesi de oluyor. Ama bu iş yerinin burada olması, kazancımızı buradan
sağlamamız bizi buraya bağlayan şeyler. Aslında Muğla’da yaşamak isterim. Oraya
her sene tatile giderim ve oradaki insanların birbirine daha saygılı olduğunu, yaşam
standartlarının da bana göre daha elverişli olduğunu gördüm. Yani aslında Ege
Bölgesi’ni seviyorum diyebilirim.
-Sivas'ta insanlar mutlu mu sizce ?
-Sivas’ta insanların hiç biri mutlu değil çünkü gelir
dağılımı çok adaletsiz. Bazı insanlar hatta çok büyük bir çoğunluk asgari
ücretle çalışırken belirli bir kısım da çok çok fazla meblağlar kazanıyor.
İnsanlar mutlu değil ama sorulduğunda mutlu olduklarını söylüyorlar. Bu da
şükür duygusundan kaynaklanıyor. Kendisinden daha kötü durumlarda olanlarla
kendini kıyaslayıp şükür halimize diyor.
Yani insanlar mutlu olduklarını
söylüyorlar ama ellerine fırsat geçse bu şehirden giderler. Memleketimizde
üniversite var ve öğrenciler aracılığıyla esnaflar gelirlerini sağlıyorlar ama
en çok zararı da onlara veriyorlar. Madem bu üniversiteyi bir fabrika gibi görüyoruz
e o zaman öğrencilere de iyi davranmamız lazım.
Sorunun kökeni şu ki toplumda saygılı bir
biçimde yaşamayı bilmiyoruz. Yurdumuzda yıllardır üniversitelilerin yurt ve ev
sorunları var. Kiralık evlere ailelere başka öğrencilere başka fiyat
biçiyorlar. Sivas esnafı olarak üniversite öğrencileri ile bir sıkıntımız var
herhalde. Raftan bir şey indirmek ya da hoş geldin demeyi çok görüyoruz ama
bize yapılınca da kabul edemiyoruz. E insanlar da başka şehirlere gidince
Sivas’ın esnafı çok kötü diyorlar. Derler tabi…
-Şehrin veya insanların size göre en büyük sorunu nedir ?
-Tembellik! Sivas’ın insanları olarak çok tembeliz. Bizim vekillerimiz
bile tembel. Bence Sivas'ın en büyük sorunu bu. Ayrıca bahsettiğim gibi anlayış yok bizde, çevremizdeki insanlara sahip çıkmıyoruz. Aynı mahallede oturduğumuz
insanlar yokluk içerisinde yaşarken biz bu duruma müdahale etmiyoruz. Sadece kendimiz
için yaşıyoruz. Ben merkezci bir halkız.
| hava soğuktu ve biz de söyleşiyi alt katta ısıtıcı karşısında devam ettirdik |
-Boş zamanlarınız oluyor mu ?
-Kitap okurum, televizyon izlerim... yani Türk insanlarının boş zamanlarda yaptığı işlerden biri televizyon izlemektir :) Kahveye gidip oyun oynamam yani
sevmem öyle şeyler. Bazen futbol oynarız arkadaşlarla. Bu arada Türkiye’de şöyle bir şey var ki herkes televizyon başında dizi ve film
izleyerek zamanlarını tüketiyor. Gündem hakkında da bir sürü fikirleri var, ellerine ne bir kitap
ne de gazete almadıkları halde.
-Bize burada yaşanmış bir anınızdan bahseder misiniz ?
-Biz düğün davetiyesi hazırlarız. Bu davetiyelerde malum
isim yazılıyor. Geçmiş yıllarda Zeynep ve Mehmet adında bir çiftimize düğün
davetiyesi yapıyoruz. Sipariş alınırken isimler sorulur, gelin hanım demiş ki
"Zeynep ve Mehmet". Biz de belirli bir aşamadan geçirdikten sonra baskıya vermişiz ama gelin hanımın adını
Zeynel yazmışız. Malum yaptığımız iş seri bir üretim ve aşırı yoğunluk olduğu
için biz fark etmemişiz bu durumu. Davetiyeleri almaya geldiklerine gelin hanım
dedi ki ya benim adım Zeynel değil Zeynep :) Tabi düzelttik sonra bu hatamızı
ama büyük bir şaşkınlık yaşamışlardı doğrusu. Matbaa işlerinde yazım yanlışı çok olur, ne kadar özenseniz gayret etseniz de bu işin olmazsa olmazıdır.
-Aslında söyleşimizi yazacak olsak sayfalar alırdı. İki saate yakın bir sohbet oldu, bu (sadeleştirilmiş) bir hali diyebiliriz. Daha fazla sohbet etmek isteyen olursa Suat Matbaa'ya uğrayıp bir "selam" diyebilir. Biz iki saat sıkılmadan konuştuk, çay-çorba eksik etmediler sağ olsunlar. Ömer Suat Doğan'a bu güzel sohbet için teşekkür edip ayrılıyoruz.
Şehrin Yüzleri devam ediyor...